name@neclamarasli.com
ANASAYFA
ŞİİRLER & PROZA
SÖYLEŞİLER
GÖRÜŞLER
KİTAPLAR
Görüşler

Proza, poizi ve Necla Maraşlı’nın yapıtları

Proza birçok kaynakta: "Sade ve dengeli bir anlatımla nesrin, şiire yaklaştırılması ya da olağan duyguların düzyazıyla biçimlendirilerek nazım kadar ahenkli bir şekilde okuyucuya sunulması" olarak tanımlanıyor. Necla Maraşlı’nın ‘Ya da bana öyle geliyor ve Beni ne ölümler istedi de vermedim’ adlı yapıtlarındaki kısa öyküler (prozalar) ise bu tanıma birebir uyuyor. Tanımlamada olduğu gibi Necla Maraşlı da, bireyin duygu ve düşüncelerini günlük yaşama bulayarak ve dengeli bir şekilde şiirsel öykülerle sunmuş okuyucusuna. Bu tür kısa öykülere aslında modern edebiyatımızın ilk dönemlerinde yazılmış uyarlama öykülerin içindeki bazı bölümlerde rastlıyoruz. Bu iç öyküler uyarlama öykülerin içinde eridikleri için, çoğu okuyucu bu anlatımın farkına bile varamıyor. Ayrıca ana öykülerden bu parçaları koparmamız kolay olmadığı için, bugünkü biçimiyle kısa öykü olarak algılamamız çok güç. Yazınımızda proza örneklerine 1980’li yıllardan beri çeşitli edebiyat dergilerinde rastlamaktayız. Fakat bunlar sadece deneme niteliğindedir. Necla Maraşlı ise yukarıda adını andığım yapıtlarıyla bu türe yüreklice sahip çıkan ilk yazar ve şairimizdir.

Bu biçemin batıdaki en iyi örneklerini İtalyan yazar İtalo Calvino vermiştir. Ülkemizde Görünmez Kentler adıyla yayınlanan yapıtında yazar, bu biçemin adeta bir portresini çizmiştir. Onun kısa öykülerini okuyan okuyucuların Necla Maraşlı’nın kısa öykülerinden de aynı tadı alacaklarını düşünüyorum.

Necla Maraşlı, bu yapıtlarında şiirle nesri birbirine dengeli şekilde yaklaştırdığı gibi, sayfaları da şiirle kısa öyküler arasında eşit bölüştürmüş. O nedenle de şiirleriyle kısa öyküler birbirine küskün durmuyorlar. Bir sayfada bitirdiğiniz kısa öyküden sonra, öteki sayfadaki şiiri okumaya başladığınızda tat değişmiyor. Belki Necla Maraşlı kendini usta biri olarak görmeyebilir, başka edebiyatçılar da onu böyle nitelemeyebilirler, fakat bu birbirini çok kıskanan iki ayrı türü birbirine yaklaştırmak ve okuyucuya her ikisini de okurken aynı tadı verebilmek bence epeyce ustalık isteyen bir iştir.

Bu yapıtlarında yazar, bolca benzetme ve deyim kullanmış. Bu durum da kısalıklarına karşın öykülere ayrı bir derinlik, şiirlere de ayrı bir yoğunluk kazandırmış. Ben övgü yazmaktan çok, yapıtlar hakkında objektif olarak düşüncelerimi açıkladım. Ama umuyorum ki, Maraşlı’nın bu yapıtlarını ilerde edebiyat tarihçilerimiz de ilk olmaları nedeniyle özenle değerlendireceklerdir.

Bu kısa giriş yazısından sonra, yapıtlardaki bazı öykü ve şiirlerden örnekler alıp, kısa öykülerin elimizden geldiğince analizini yapmaya çalışalım:

Beni ne ölümler istedi de vermedim adlı kitaptaki Sobe öyküsü her şeyin iki kişilik olduğu bir dünyanın iç söyleşi olarak kurgulanmış. Öykünün duygu yüklü şiirselliğini kolayca, “Üstlerimizde kirli elbiseler, yorgun ayakkabılar ayaklarımızda, bacaklarımızda diken yırtıkları, dudaklarımızda sobeyle kilitlediğimiz yürek sesi, başkalarını almadık oyunumuza, bir biz bildik bahçemizi, bir de bahçemiz bizi” bu cümlede bulabiliyoruz.

Öyküler ve şiirlerde Maraşlı’nın kendine özgü yöntemle kullandığı deyimler, okuyucuya geniş nefes aldırıyormuş gibi gözükse de, öykü bitince okuyucunun kendini sorgulamasına yardımcı oluyor. Sanırım yazar böyle yaparak bireyi düşünmeye ve kurgulamaya zorluyor. Bu da sonradan işin farkına varan okuyucuya keyifli anlar yaşatıyor.

Yazar, Bembeyaz Sessiz Bir Beyaz” adlı öyküsünde sessizliğe dönüşen bir yalnızlığı anlatırken hem bizi kendi içimize doğru yolculuğa, hem de bir arayışın içine sürüklüyor. Biz duygulardaki arayışımızı sürdürürken yazar, “Adımlarıma oradaki bakir beyazın altındaki ayak seslerini aratacağım...” diyerek onunla birlikte çıktığımız yolculukta bizi yapayalnız bırakıyor. Ondan sonraki yürüme biçimini kendimiz belirlemeliyiz...

Yapıttaki prozaları okuyup ilerledikçe heyecanımız artıyor, ama bu bizi sonsuz bir uçuruma sürüklemiyor. Sadece duygularımızın soylu doruklarında dolaştırıyor. Orada hüznü de, sevinci de bir arada yaşamamız, ya da birini seçmemiz kendi elimizde. İşte öyle bir anı yaşadığımız sırada, zamanlamayı iyi yapan yazar Bir Zamanlarım Bir Zamanlarımda Kaldı adlı kısa öyküsünde “İşte öyle bir andı. Sesime ağlıyordum. Acınıyordum. Yükümü yüklenmiş bir dağ yoluna çıkmıştım, zirveden kendimi bırakacaktım ufuklarıma.” diyerek bize bir yön gösterip, kendi ufuklarımıza kendimizi bırakmamızı, seçebildiğimiz yönde sorularımıza yanıt aramamızı işaret ediyor. Burada da seçenek yine bizim. Bu öyküde olduğu gibi Bir Yudum Şarap Gibi adlı öyküde de yazar okuyucusuyla söyleşmeye devam ediyor ve ona ağır bir görev verirken, “Hayatın içinde bir yerler var orada kar yağar, ayaz olur. Aç pencereni dağlara bak, gözlerinle değil içinle bak, içinle bakmak zor iş.” diye bir yönlendirme ve serzenişte bulunuyor. Hepimizin kendimizden sakladığımız bir gerçektir içimizle bakmak. İçimiz bizim görünmez aynamızdır; hem oraya bakmaya, hem de orayla bakmaktan korkarız hep. Maraşlı’nın söylediği gibi de orayla bakmak zordur. Ama onun öykülerini okuyan okuyucular bu zor işi Necla Maraşlı’nın başardığını ve gerçekten içiyle bakarak birçoğumuzun görmediği gerçekleri görebildiğini anlayacaklardır. Yaşamda esas olanın içtenlik olduğunu söyleyen yazar, zaman zaman yaşam denizinde kendini de sorguluyor, her şeyin aynı kalamayacağını, her şeyin bir son durağı olacağı gerçeğinin bilinciyle, “Kıştan kaçtım, kışın içindeyim, nereye gidiyor bu soğuk upuzun yol. Görebildiğim son noktanın devamı yok, görebildiğim son nokta hep aynı yerde asılı duruyor. Rüzgâr kocaman avuçlarıyla karı bembeyaz kepek gibi savuruyor siyahı görmeye çalışan farların ışığında. Hiç gitmiyoruz da kalakaldık sanacağım, fosforlu tabelalar göz kırparak fısıldıyor karanlıkta, “Yavaşla” diyor, gidiyoruz demek ki, ha şimdi bir yerde duracağız diye beklerken, aştığımız mesafelerin durağı yok, şehirlerden, ilçelerden, köylerden geçiyoruz, sadece geçiyoruz. Bekliyorum, bizi bekleyen bir durak olmalı...” serzenişlerde bulunuyor.

Necla Maraşlı’nın Ya da bana öyle geliyor adlı kitabında da okuyucu kendi gerçek dünyası ile duygu dünyası arasında gidip geliyor. Günlük yaşamında söyleyemediklerini duygularıyla, duygularıyla yansıtamadıklarını da günlük hayata taşıyarak başkalarına ulaştırabiliyor. İşte burada da içle dış arasında, duyguyla fiziki güç arasında bir iletişim kuruyor. Bu nedenle onun öykülerine çift biletli öyküler de diyebiliriz. Öykülerle ilgili çok şey söylemek, çeşitli alıntılar yaparak öyküleri uzun uzun analiz edebilmek olası, fakat kitap tanıtım yazılarının uzun olması nedense okuyucuda bir yılgınlık yaratıyor. O nedenle ben öykülerle ilgili düşüncelerimi burada bitirip, biraz da kitaplardaki şiirlerden örnekler vererek, düşüncelerimi belirterek yazımı bitirmek istiyorum.

Necla Maraşlı’nın şiirlerinin çoğu güçlü şiirler. Örgüsüyle, iç sesiyle birer melodi oluşturacak kadar güçlü her biri. Bu şiirleri okuduğunuz zaman edebiyat tarihimize bir yolculuk yapmak zorunluluğunu hissediyorsunuz. Bu yolculuğunuz seksenli, yetmişli, altmışlı, kırk ve ellili, milli yazın dönemi, servet-i fünun, Tanzimat dönemi, daha öncesi, Divan edebiyatı, ondan da öncelere doğru devam edip destanlara kadar gidebilir. Eğer bu uzun yolculuğu yaparsanız Maraşlı’nın şiirlerinden daha çok tad alırsınız bence. Çünkü her şiirde ayrı bir dönemin izini bulmanız olanaklı. Bunu söylerken Necla Maraşlı birilerine benziyor demek istemiyorum. Onun şiirinde birçok şiir zamanının izi var ama onun şiiri kendine özgü bir örgüde olduğu için geleneksel öğeler şiirlerde tamamen erimiş. Ayrıca Maraşlı, zamanı da ustaca tarihe bırakmasını bilen biri olduğu için şiirlerinin özgünlüğü de kendine ait. Şiirlerdeki benzetme zenginliği Maraşlı’nın başka bir özelliği. Şiirlerden bazı örnekler alarak bu durumu biraz açmaya çalışalım.

“Ben hayatı hep
Penceremin karesinin izin verdiği yerden izledim.
Hatırlayamadığım bebekliğimde
Anlam veremediğim belki de,
Penceremin dışında rüzgarla oynaşan
Bir kavağın dallarındaki yapraklarla söyleştim”

Son iki dizeyi bir kaç kez okuduğumuz zaman, geriye dönüş yapmamamız, edebiyat tarihimizdeki şiir örneklerinden bazılarını anımsamamamız olanaksız. “Rüzgârla oynaşmak”, “Yapraklarla söyleşmek” ve bu deyimlerin ahengini şiire katabilmek bence ustaca bir iş.
Bir başka şiir dörtlüğüne şair birkaç yaşamın felsefesini sığdırmış. Kendi bir şey söylemiyor, ama dizeler bunu bize kolayca anlatıyorlar.

“Nasıl yaşarım ben sensiz nasıl
Kollarımda tutarken titreyen seni
Dudaklarımda gözlerinin tuzuyla
Sen gitmedin ben öldüm asıl”

Bu şiirde, gitmeyenlerin, gidenlerin ve ölülerin (bizde sevgisi ölenler de ölü sayılmaz mı?) felsefi anlatımının penceresi sagulara doğru açılmamış mı sizce de?

“Aşkı yolların karesine esir verdik,
Oysa biz maviyi severdik.”

Bu dizelerle şair bizi götürdüğü uzaklardan nasıl da geriye, günümüze getiriyor.
Bir başka şiirinde ise:

“Soru işareti gibi asılı kaldım yaşamda
Okşayacağını sandığım el kopardı etimi.”

diyerek yaşam mahşerinin içindeki insanın yüzünü gerçek duvarına döndürüyor. Elbette sadece duvara bakmamız için döndürmüyor.

Umuyorum ki, Necla Maraşlı’nın şiir ve öykülerini edebiyat insanlarımız daha detaylı değerlendireceklerdir.

Yapıtlara ait kısa görüşlerimi böyle açıkladıktan sonra, bugün batıda kitap değerlendirmelerinde kullanılan bir yöntemi kullanarak yapıtlardaki öykülerin bir başka değerlendirilmesini yapmak istiyorum.

Kitaplar hakkında bilgi

Kitapların adları: Beni ne ölümler istedi de vermedim / Ya da bana öyle geliyor
Yazar-şair : Necla Maraşlı
Yayınevi : Bilge Karınca Yayınları / İstanbul
Yayın tarihi : 2002 Nisan (Her iki kitap da aynı tarihte yayınlanmış)
Sayfa : 96 (iki kitabin sayfa sayısı da aynı)
ISBN numarası : 975-8715-04-6 ve 975-6553-81-2

Yazar hakkında bilgi:
Bu kitapların hiçbir yerinde yazar hakkında bir bilgiye rastlamıyoruz. Yapıtı üreten yazar hakkında kısa da olsa bir bilgi verilmemesi bir eksikliktir. Buna yayınevi özen göstermek zorundadır. Çünkü edebiyat tarihçileri için bu bilgiler önemlidir ve her yazar hakkında kaynaklarda bilgi olmayabilir.

Öykü yapıtlarının kısa özeti:
Yapıtların değerlendirmesinde öykülerin özeti de verilmeye çalışılmıştır.

Öykü ve şiir yapıtlarının adı:
Yapıtların adları aynı adlı öykülere uygun olmasına karşın, bir kitap adı olarak çok uzun ve okuyucunun dikkatini çekecek cazibeden epeyce uzak.

Karakterler:
Öykülerde adı sanı olan hiçbir karakter yoktur. Öyküler iki kişilik ve çoğunlukla ‘ben’in iç söyleşileri şeklinde yazıldığı için hiçbir karakter belirgin değildir ve ben de fazla belirgin bir portre çizmez. Ayrıca başka insan profilleri de yoktur.

Yazım formu:
Yazar öykülerinde birinci tekil kişi (ben) formunu kullanmıştır. Zaman zaman üçüncü tekil kişi öykülere konuk olsa da her zaman birinci tekil kişi ön plandadır.

Yer:
Bu öykülerde belirgin ve elle tutulur bir yer yoktur. Çok kısa betimlemelerden yer tespiti yapmak da kolay değildir. Yer sadece insanın usudur.

Hangi akıma ait olduğu:
Öyküleri bir yazım akımına mal etmek biraz zor olsa da, ana çizgileriyle öyküler, ders vermeyen bir gerçekçilikle yazılmıştır.

Çevre:
Yazar öykülerinde daha çok insan betimlemelerine yer verdiği için çevre betimlemeleri hep ikinci planda kalmıştır. Bu nedenledir ki, öykülerde canlı ve elle tutabileceğimiz bir çevre bulamamaktayız.

Motifler:
Yazar öykülerinde insan, duygu, sevgi, ev, gece, kar, renk, ağaç, ten, su, yağmur gibi motifleri ana öğe, düşünce, yazı, karanlık gibi motifleri de yardımcı öğe olarak kullanmıştır.

Üslup:
Yazar, iç söyleşileri ön plana çıkaran, söylemek istediklerini bu iç söyleyişlere saklayan bir biçemle kendi söyleyiş ve yazış biçimini belirlemiştir.

Zaman kullanımı:
Yazar zamanı tamamen geriye dönüşlerle kullanmıştır.

Dil:
Yazarın dil kullanımı şiirsel ve okuyucuyu yormayan bir yapıya sahiptir. Çoğunlukla kısa cümleler kullanan yazarın kullandığı dil, okuyucu tarafından kolayca anlaşılır bir dildir.


Murat TUNCEL

Bir yudum şarap gibi
Necla Maraşlı'nın kitabı yüreği aşkla çarpan herkese pek iyi gelecek duygusal bir üslup barındırıyor

YAZGÜLÜ ALDOĞAN
BENİ NE ÖLÜMLER İSTEDİ DE VERMEDİM

Kim bu Necla Maraşlı? Yoksa geçen yıl Yaşar'ı keşfettiğim(!) gibi, herkes tanıyor da benim mi haberim yok? Masamda bulduğum kitabın kapağında adı yazıyor, ama alışılageldiği gibi arka kapakta ne bir fotoğraf, ne de iki satır tanıtıcı bilgi yazar hakkında. Ne de bir önsöz. Ama muhteşem bir sonsöz. Ne var ki bize değil, o kahrolası sevgiliye!
Önce kitabın adı çarpıyor: 'Beni ne ölümler istedi de vermedim'
Severim adı çarpan kitapları. Adalet Ağaoğlu'nu ilk sevmem de böyle başlamıştı, yıllar önce. Şöyle bir karıştırıyorum kitabı, ağır duygu yüklü. Damardan! Edebiyat mı paralıyor diyorum, bir de bakıyorum ki takılmışım da okuyorum!
Şiirleri düz, düzyazıları şiir lezzetinde. Gece olmuş. Yol tıkalı. Kıçın kıçın gidiyoruz. Arabanın içinde tek başıma sıkıntıdan patlayabilirim. Necla geliyor aklıma. Teybe Yaşar'ı koyuyorum. Direksiyonun üstüne Necla'yı. Işığı da açıp okumaya dalıyorum. Kim takar yolun tıkanmasını... Kırkbeş dakika geçmiş, hala Doğan Medya Center'dan Bayrampaşa'ya gelememişiz, ama Necla'yı çözmedeyiz, Yaşar'ı da! Burası bir kitap eki, bırak şimdi Yaşar'ı...
Hakkında hiç bir şey bilmediğim Necla, kaç yaşındadır, ne okumuş, ne yazmış, daha önce ne yapmıştır, nerededir, yoğun bir sevda masalı yazmış, bir aşk şiiri kıvamında ve yüreği aşkla çarpan herkese pek bir iyi gelecek duygusallıkla, kıvrak bir üslupla, zengin betimlemelerle süslemiş.
'Sıkışmıştık daracık bir odada kocaman bir aşk yanıbaşımızda. Sığamıyorduk üçümüz aynı anda ve acı çekiyorduk. Oksijeni eksik kalıyordu aşkın.' nefesini kesiyor insanın.
'Ben hayatı hep, penceremin karesinin izin verdiği yerden, izledim' dizeleri dar alanları anlatıyor. Ya 'Hiç'?
Hiç görmedin ki beni
Hiç sevmedin ki beni
Hiç yaşamadın ki beni
Nereden bileceksin seni.
Son söz'de ise bu duygu yüklü dizeler bitmesin istiyorsunuz, ağzınızda buruk şarap tadı, keyif sarhoşluğuyla:
'Anlamım seninle, sensiz yarımım ve biliyorum ki ben ancak seninle tamamlanırım. Beni al, beni çöz, seninle biteyim. Ve gel. Son paragrafımda son cümlemin sonuna.
Nokta ol, dur. Dur ve bir daha hiç gitme. Bırak cümlem ardında kalsın. Önsözüm de sende, sonsözüm de sende.'
Hani pek öyle aşk şiiri falan sevmem ama... Ben bu Necla'yı sevdim. Çok sevdim! 'Yağmur tüm acısı gözlerinde, tüm hüznü gözlerinde, hasretleri, özlemleri, hayalleri, umutları, tüm sevdası gözlerinde, kirpiklerini kaldırıp dağa baktı, 'benim için bir aşk şiiri yazar mısın?' dedi...' Necla bir aşk şiiri yazmış, sevenlere de, sevmeyenlere de...

Radikal Kitap eki

"Beni ne ölümler istedi de vermedim"i elimden bırakamadım ve içercesine okudum. Necla Maraşlı sanki yazdıklarını bana kendisi okuyor gibiydi. Bu bir şiir kitabı mıydı yoksa sayfaların arasına serpiştirilmiş şiirlerle şiirsel yazıların, yaşamdan kesitleri özgün bir biçimde yansıtan bir yapıt mıydı, bir süre kararsız kaldım bu konuda.
Sonuçta bir amalgama ile karşı karşıya olduğumu gördüm. Sobe oyunundan Gazoz Kapağı Sevdalar'a, Bu Mevsim'in ayazından Ayak Bileklerimde Cehennem Çiçekleri'ne kadar gidip gelen bir serüveni 90 sayfaya sığdırmasını bilmiş Maraşlı. İçeriğiyle özdeşmiş ve anlamlı bir kitap kabı, neredeyse hatasız kabul edilebilecek bir dizim ve özenli bir baskı, yapıtta sakıncasızca sergilen ruh hali bir bütün oluşturmuş.
Şiirsel yazıları ve şiirle bezenmiş bir kitabı özleyenlere Necla Maraşlı'nın "Beni ne ölümler İstedi de vermedim" adlı yapıtı güzel bir armağan, doğrusu.

M. Halit Umar
Anafilya, exploring Turkish language and literature, arts and culture.
Hollanda

NECLA MARAŞLI'NIN KİTABI VE İZLENİMLERİM
Sevinçli bir günümdeyim...
Cebimde de üç kuruş para...

Kitapevine girdim. Raflardaki kitaplara bakıyorum. Hepsini alabilsem diyorum içimden halbuki alsam bile, nasıl okurum onca kitabı?...
Şiir bölümüne gidiyorum. Oraya uğramadan yapamam. Rafları inceliyorum ve bir sevinçle tanıdık bir ismin kitapları ile karşılaşıyorum. Sevgili Admin onu ‘site dostu’ diye tanıtıyordu... Necla Maraşlı... İki kitabı var... Tabii başka kitaplar da satın alacağımdan ancak kitaplarından birini almam gerekiyor.
Kitabının ismi zaten iç gıcıklayıcı... Belki bu tam bir tanımlama olmadı ama başka türlü de anlatamadım. Epeydir dikkatimi çekiyordu. Bu kitabın, bu ismi... ‘’ Beni ne ölümler istedi de vermedim.’’

Kitabın bu ismine takılmıştım. Bana, sanki biraz mizah yanı varmış gibi gelmişti. Sonradan okuyunca değişti kanaatlerim. Bu ismi ne zaman görsem, sözcüklerin başarılı bir şekilde yer değiştirmesi olarak gördüm ve benimde aklıma hemen hep şu geldi: ‘’Beni ne kızlar istedi de almadım’’ Buna benzer bir versiyon... Fakat başarılı bir buluş... Fiyatı da beş milyon lira. ‘Iyi para’ diye geçirdim aklımdan... Ohhh!... Şiir kitabı yaz... Dön köşeyi!!...

Neden bilmiyorum? Öncelikle, bir kitabın önce kapağını inceler sonrada sayfalarına bir göz atarım hatta mümkünse kitabın kokusunu alamaya çalışır, burnumu kitabın içine sokarım ve de mutlaka içinden , orta sayfalardan birini okurum.... Kitabın orta sayfalarından bir yeri yazarın zayıf olduğu yerler olarak düşünürüm.

‘’Oysa ben senden nasıl da emindim, oysa ben seni nasıl da sevdim.
Dün, bugün, hep...’’

İlk okuduğum satırlar... Beni hemen etkiledi....
Kapaktaki çalışma güzel olmus. Sahil de güneş batıyor... Akşamın kızıllığı... Ve bir de ince belli narin bir hanım silueti... Kitabın görünümü güzel... Acaba içindekiler nasıl?...
Şimdi çalışma masamın başında, sakin bir şekilde, kitabı açtım ve okumaya başladım...

‘’Sobe’’ başlıklı bir anlatıyla başlıyor kitap ve insanı da etkilemeye...

‘’... Nerede olsan da fark etmezdi ki,aynı oyunun içinde sobeleyecektim seni, belki de benden önce sen beni...
Ben hep sana yakalanmak istedim, seni sobelemek, seni düşünmek. Gözlerimi kapatıp zamanı sayarken...’’ Sf-5

Anlaşılan, bu tür çocuk oyunları ile başlıyor karşı cinsle ilk temaslar ve anlamlı duygusallıklar... Evet sanırım bu insanın doğasından ileri geliyor... O oyunları bu tarz anlatabilmek de; geçmişe bakmakla mümkün. Yaşanan ve üzerinden seneler geçen ‘köşe kapmacalar’... Yazarımızın bütün kitabı bence bu anlatımda.

Şiir kitaplarında bana göre hep eksik kalan bir şey var. O da şu: şiirler yapayalnız bırakılmış gibiler. Mutlaka o şiirleri yazan şairleri anlıyor yazdıklarını ama bir çok şiir, okuma özürlülüğünden yada yeterince dikkat verilemeden anlaşılmadan geçiyor... Okunsa bile bu şiirler... Şairlerin ya herkesin anlayabileceği ortak bilince dayalı anlatımı olacak ya da şiirlerini destekleyen anlatımları olmalı... İşte bu yüzden Necla Maraşlı’nın bu kitabı, bir de tekniği ve kurgusu açısından da bize bunu sağlamakta... Kitabının tamamını okuduğunuzda yazarın anlatmak istediklerine büyük çapta ulaşabiliyorsunuz. Şiirlerini yaşama ve yaşamındaki deneylere ait zamanları düz yazı türünde de anlatarak şiirlerine destek sağlıyor ya da bunun tersi...

‘’... İki yan masada bir grup, dumanın altında gülüşüyorlardı. Seçemeyen gözlerle tiz, çığlık çığlıktılar...’’ sf-24

‘’Çığlık çığlığa...’’ Benim de çok sevdiğim bir sözcük... Bunu başka şairlerde de gördüm... Yeni dönem şairlerde yani... Eski dönem şairlerin pek kullandığını hatırlamıyorum. Evet... Neden bu zamanlar?... Çığlık çığlığa yız ama yine de sesimizi duyuramıyoruz...

‘’Bir garip ÇIĞLIK’ tı benimki
Duyan anlamadı
Anlayabilecek olan tınmadı
Garip ÇIĞLIĞIM benim
Sesini çıkarmadı...’’
Sf- 37

Şair, çığlığı anlatmak da o kadar ısrarlı ki; şiirin de onu büyük harflerle yazarak vurgusunu belirtmek istemek dedir. Bu bugünün yaşam biçiminin ortaya çıkardığı bireyselliğe doğru hızla giden insanın bir anlamda tepkisinin bu sözcükle ifadesidir. Belki de aslında; insanın bu hayat tarzının altında kalarak ezilmenin bir ifadesidir... Bu insan; artık kendi ikili ilişkilerinin bile altında kalmaktadır. Sevdiği insanın, arkadaşının aile fertlerinin ve eşinin yarattığı ilişkilerinin altında...
Ne kadar çığlık, o kadar şiir....
Özellikle Amerika Birlesik Devletleri’ indeki şairlerin şiirleri bana göre bu anlam da ürküntü verecek türden... Sistem ve tek bir insan... Toplumsal bilinç den kopmuş bir bilinç...

‘’............
Bastırılmış isteklerin
Başkaldıran vurularıyla...
..............
iki bedendeki isyan
Susturulmuş çığlığım
.............. ‘’
Sf- 34

Yalnızlık ki bu düşünsel anlamda da mümkün. Hemen beraberinde ve de çok güçlü olarak bir şeyleri; birisiyle... ama yalnızca birisiyle .... paylaşma isteği ve gereksinmesini de getiriyor. En önemlisi kendisinin bile tam olarak tanımlayamadığı aşk’ ı.... Tanımlayamadığı şeylerin sancılarını anlatmak onun aslında tanımlanamadığından ileri gelmektedir..

‘’... Herhangi bir günün yorgun akşamında, dudağımıza değmeyen bir fincan kahvenin tadını bildik, birbirimizin sigarasını yaktık, ayrı koltuklarda yan yana oturduk, paylaştık biz...’’
Sf- 63

‘’... yan yana oturduk, paylaştık biz...’’

‘’Işte en çok bunu fark ettiğimde çaresiz kaldım...
Yoktun ve ben sana mecburdum...
Dondum....’’
Sf- 57

İnsanların çoğu ele geçiremediği aşkı hayal ederek yaşar... O da, bundan dolayı insana sürekli acı verir. Belki de, şairlik burada başlıyor...

‘’... Göz kapaklarıma dokunuyorsun usulca, parmakların titriyor...’’
(parmakların titriyor...)
‘’... işaret parmağınla dudağıma ulaşıyorsun, kurumuş dudaklarım yanıyor...’’
‘’... Ateşi mi çıktı, parmakların mı serin? Titrek parmak uçların kirpiklerime dokunuyor.
Yüzümde acılı bir coğrafyanın izlerini arıyor gibisin.
.... Sonra avucunun içine alıyorsun yüzümü. Sıkıyorsun. İç geçiriyorum, (Sıkıyorsun. İç geçiriyorum) nefesim avucunu yakıyor, aşağı doğru inerek çenemi kavrıyorsun sıkıca.
Yüzümü sana doğrultuyorsun. Ağlıyorum. Gözlerim kapalı...’’
Sf- 75

İşte bence, bu hem yalnızlık hem de aşkın basit bir şekilde anlatılması... Aşk bu...

Bu kitapla belki de kendimle de bir hesaplaşma yaşadım. Güzel saatler geçirdim... Yaşamdan ve yaşamaktan hem de başkalarıyla birlikte olmanın bilinci ile zevk aldım...

8.11.2002

Mete Kaynaroğlu

BİR TUTAM ŞİİR GÜZELLİĞİ

"Beni ne ölümler istedi de Vermedim" yaşamın soğuk yüzüne Necla Maraşlı’nın yüreğinden derlediği bir tutam insan sıcaklığı (dır).

Ölüm ne kadar ürpetici soğuksa ölüme karşı direnmekte o kadar sıcaktır. Bu sıcaklığı yakalamak ve başkalarına yansıtmak için kocaman yürek gerekir. İşte bu yürek Necla Maraşlı’da vardır.

Ben Maraşlı’nın en çokta bu dirençli insan yanını sevdim. Her şeyden önce insan, sonra da kadın olduğunu biliyor ve şiirlerini bu bilinçle örüyor. Gerçi yaşamın cilet yüzüne genelde sırtını dönüyor ve daha çok sevda yollarında yürüyor ya olsun. "Var mı kederlerini gizlice senden çalan?" dizesinde Maraşlı’nın dediği gibi genelde kadınlarımız hüzünleri kendilerine sevinçleri çevresine dağıtmıyor mu? Sevmesini bilen Hem de : "Her sevgi bendeki kadar mı?" diyecek kadar sevmesini bilen bir kadın gerektiğinde yanlışların ve haksızlıkların karşısında da durmasını bilecek kadar yürekli olur. ..

Özgün ve lirik bir sesi var. "Beni nice ölümler istedi de vermedim" diyecek kadar da cesur. Şiirlerinin çoğusunda özlenen sevgili vardır ve sevgisine (kendisine) güvenen kadın. Bu bir çelişki gibi dursa da aslında erkeklerin diğer yüzüne açılan penceredir . Kadınlar sevgisine erkeklere göre daha sadıktır. Ve sevince her şeyini verecek kadar sevendir.

" Dağlar şahidim olsun sende erimek istedi / Doruklarımda ayaz kesen her zerrem / Dudaklarında ad / İçinde can olmak istedim can / Seninle karışmak istedi her parçam" Bu gerçek Maraşlı’nın bu şiirinde de bütün çıplaklığıyla görünmektedir. Ben kadında saçı her zaman önemsemiş ve bir kadının ilk önce saçlarına konmuşumdur. Sevdiğine kızan Maraşlı saçlarını keserek ve : "Sırf sana inat dün saçlarımı kestim / Ellerin şelalesiz kalsın / Sana inat baharı nefesledim / Yüreğimde biraz da o soluklansın" diyerek sevdiğini cezalandırmıştır.

İşte bu bir şair duyarlılığıdır…! Kitapta " ellerin şelalesiz kalsın" gibi güzel imgeler vardır. "Ben Hayatı Hep Penceremin Karesinin İzin Verdiği Yerden İzledim" şiirinde Maraşlı’nın dününü hatta çocukluğunu bile aralıyoruz. " Gözledim, yenildim, yendim / Ben hayatı hep sevdim" diyen bu sevgi yüklü şairi okudukça benim gibi seveceksiniz.

"Sessiz Çığlıklar" yaşama genelde sevda penceresinden bakan bir yüreğin isyanıdır ki bu şiir benim en tuttuğum şiirlerinin ilk sırasında yer alanıdır. Tuttuğum bir çok şiiri daha vardır. Bu şiirler okuduğumda bende kalan şiirlerdir. Bazı dizelerinde insan kendisini buluyor. Bazı şiirlerinde öykünün kıyılarında dolanıp duruyor ama güçlü dizeleriyle öyküye düşmekten kurtuluyor.

İnsanı sıcacık saran dizlerde ilerlerken insanın önüne buz gibi dize (ler) dikiliyor. Bu dize ya da dizeler yaşamın diğer yüzü yanı acı gerçeğidir. Herkes çok iyi bilirki yaşam sanıldığı kadar toz pembe değildir. Yaşamda insanı en mutlu anında bile kanatacak birşeyler vardır. Mesle onlara yüreğini kapayıp kapamamaktadır.

Kendisine ve sevgisine güvenen şair Necla Maraşlı’nın lirik sesiyle tanışmadıysanız "Bir garıp çığlıktı benimki" dediği "Sessiz Çığlıklar"ından tutmadıysanız bir tutam şiir güzelliğine geç kalmışsınız demektir.

Kâmil AYDEMİR
Hollanda
Bir romanı, bir yazarı çözmek çok kolaydır.. " Vay! Demek öyle olmuş " dersiniz en azından. Oysa bir şiiri, bir şairi çözmek; ölümü, ölümün gizemini, ölümsüzlüğün sırrını bulmaktır... Romanda olduğu gibi "vay" diyemezsiniz şiirde, şiir kitabnın kapağını kapattığınızda. Şiirden, şairden öyle kitabı okuyup kapatıp kurtulamaz, ahkâm kesemezsiniz. "Ya da bana öyle geliyor", ya da herkes çözüyor da bir tek ben çözemiyorum ki; her okuduğumda ayrı bir haz alıyor, ayrı dünyalara yolculuk yapıyorum...
Yazgülü Aldoğan, "bir yudum şarap gibi" demiş. İİk bakışta çok basit bir teşbih gibi gelebilir. Bilmiyorum benim gibi düşünerek mi, "Bir yudum şarap gibi" dedi, bilmiyorum...
Kırmızısı var, beyazı var ilk akla gelen... Eğer bu teşbih bir şiir yapılıyorsa düşünmek lazım, hem de eni konu düşünmek...
Fidanların topraktaki halini, yaprakları, ırgatları belki, üzüm topayan kızları, gelinleri, emeği, alın terini, kızgın güneşi...
Bir yudum şarap bu, az şey mi? Ezilmesi, hakkında hükümler verilmesi, " bilmem kaç yıllık" demek için ve hücre hapsinden de beter fıçılarda bekletilişi, ödülü mü şarabın, cezası mı. Bir yudum şarap gibi!. Olacak iş mi? Sofraya gelene dek şarabın geçirdiği evreleri düşünmek, düşünmek ve yine düşünmek...
Her satırı, her kelimesini bıraktım... her harfi bir yudum şarap gibir hem de... Bağdan kadehe kadar... Ve o şarapki sadece damağımın değil, vüdumdaki tüm hücreler aynı burukluğu aynı tadı hissederek içildi. Şarhoşluğu uzun sürer, mayalı çünkü. Bedenim ayıldı ruhumun, ruhum ayıldı bedenimin eline geçti kadeh! İçindeki şarap hiç eksilmedi.
Ninemin anlattığı masal gerçekleşiyordu sanki...( bir koparırsın bin bitermiş... ülkesinde ağaçlarda meyvalar)
Kusura bakmayın ben, dil uzmanları ve çok biliciler gibi gözlüklerimi burnumun alt kısmına kaydırıp ( çünkü gözlüğüm yok) zar-zor anlaşılan, akademik laf ( dikkatinizi çekerim söz değil, laf!..) üretmeyeceğim...
Bir yerde,"Necla Maraşlı'nın şiirlerini bir solukta okudum" diye yazmıştım. Anneannem, terli terli su içme, dalaklanırsın, derdi... Bende bir solukta okudum dalaklandım galiba; soluğumu toplayıp toplayıp okudum. Her okuyuşumda başka başka ülkelerin şarabının tadı kaldı, sadece damağımda olabilir mi hiç?!
İmgeleri -simgeleri, ya da iki kiatabından cımbızla çeker gibi bir iki şiiri çekip örnekler vermek ne büyük haksızlık olurdu ( benim Maraşlıya yapacağım)
"Beni ne ölümler istedi de vermedim" ve " Ya da bana öyle geliyor" İki kitap bir kadın...üç olacak kitap, beş, on, yirmi olacak, adları ne olur bilmem, kitaplar çoğalacak...
bir kadın, hep bir kadın olacak... Ana, kadın, üretken, doğurgan.... Ve bizler, biz okuyucular hangisine bakarsak bakalım, hangi kitabın kapagını aralasak aralayalım Necla Maraşlı'nın bize bir başka açıdan, ama hep dol, dolu yüreği ile baktığını göreceğiz... Ya da bana öyle geliyor, diyemeyceğim çünkü öyle olduğunu gördüm, biliyorum inanıyorum....
Yavuz Nufel
Hollanda

Şiir, son zamanlarda unutmaya başladığımız insan sıcaklığını, insan duygusunu en yalın ve iyi şekilde anlatan sanat dallarından birisi. Hisse senetlerine takılıp kalan beynimizin, kalbimize hissi duygularımızı unutturmaya başladığı şu günlerde okunası bir şiir kitabı, “Ya da bana öyle geliyor”. Türk şiirinin genç kalemlerinden birisi olan Necla Maraşlı, ikinci şiir kitabıyla yine bizleri sevginin, ayrılıkların, yanılgıların yarı gerçek yarı hayal dünyasına sürüklüyor.
“İçimde bir matkap dönüyor.
Bir delik daha...
İki kez yaralamalı bir aşk beni
Biri benim
Biri onun hatırına. Necla Maraşlı”

Kadir Cebeci
The BEST

“ Ya da bana öyle geliyor”
Çay yapmak için mutfağa girdiğimde hala uykuluydum. Yine de bir gariplik olduğunu farkettim. Gitmişlerdi! Geldikleri gibi aniden! Bir tane bile yoktu. Küflü limon, kahve, karınca evi, deterjan dökmek gibi aldığım bütün önlemlere rağmen başedemediğim karıncalar, geri çekilmiş, mutfağımı terketmişti nihayet. Karıncalardan kurtulduğum için sevinmek yerine içimi bir hüzün kapladı, bu yaz sonunun habercisi değilse neydi ki... “Ya da bana öyle geliyor!”
Pencereye gidip derin derin havayı soludum. Evet, daha az bunaltıcı. Ama hala sıcak. Denizin üstündeki sis bulutuna bakılırsa, nem oranı da yüksek. Ama karıncalar gitti... “Ya da bana öyle geliyor” ve belki yarın sabah çay suyunu koymak için mutfağa girdiğimde bir ikisi teleşlı telaşlı kaçışacak!

Aslında bütün bir yaşamın anahtar cümlesi bu değil mi:
“Ya da bana öyle geliyor!”
Necla Maraşlı’nın son kitabı, “Ya da bana öyle geliyor” Türkçe’de az rastladığımız türden bir nazım, şiir karışımı. Proze denirmiş böylesine. Bir şiir kitabı da nereden çıktı demeyin hiç. Siz şiir seviyorsunuz! “Takalar geçiyor allı yeşilli’nin peşinden otuz yıl koştunuz! Şimdi şair olmasa da iyi şiir okuyor, sesini iyi indirip çıkarıyor, söylemek isteyip de söyleyemediklerini, allegorilerin içine iyi saklıyor diye bir başka şiircinin peşine takılmış gidiyorsunuz!
O zaman bir yaz günü sıcağında, (Fransızlar buna kızılderili yazı derler ve bana hep sarı, sapsarı bir şeyler çağrıştırır...)ben de size şiirden bahsedeceğim işte!

Necla Maraşlı’ nın Yada bana öyle geliyor’u (Bilge Karınca yayınları) yeni çıktı. İlk kitabı “ Beni ne ölümler istedi de vermedim” de adıyla çarpmıştı beni. Bu da.
Bir çingene zamanındayım
“ Saat geceyi ben geçiyor
Bir çingeneden çaldım zamanı,
Kırık, buçuklu, yarım.
Ne tamım, ne tamamım.
Ne yerim var, ne dünüm, ne yarınım,
Bu gece neyse o kadarım.
Topladıklarımla, sakladıklarımlayım.
Bir çingene zamanındayım.”

Uydu değil mi, halinize uydu!

Bu yaz, fırsat bulup da okuduğum kitaplarda mutlu olamadım. Bu yaz tatil yapmadığımın farkındasınızdır umarım, o nedenle pek sevdiğim bir biçimde, kumsalda uzanıp romanlar okuyamadım! Murathan Mungan’ı okudum, “Yüksek Topuklar’ı, üstelik de yazayım diye... Ama okurken o kadar zorlandım, elimde o kadar süründü, hatta çoğu zaman o kadar sıkıldım ki, dostluğumuza hürmeten, yazmayayım daha iyi dedim! Yazarsam vuracağım çünkü. Bu ne kadın düşmanlığı... Bu ne gevezelik, bu ne kendini tutamayıp, adeta bir otuz kırk yılın biriktirilmişliklerinin etekteki taş misali dökülüvermesi!
Gördüğü, tanıdığı, izlediği her kadından nefret etmiş sanki... Tamam, tamam kapatıyorum bu bahsi.
Şiire dönelim yine:
Yine
Beni bir yerlere götürüp götürüp
Oralarda bırakmandan yorgunum.
Bana hala elini ver diyen yüreğime
Kırgınım
Ve küsüm kendime
Barışacağımı bile bile...

Her Türk okurunun iyi bir şair olduğunu biliyorum. Bu yazının üstüne hepinizin bana şiirlerinizi göndereceğini ve yayınlamamı isteyeceğini ve yayınlamayacağımı da sizin bilmenizi istiyorum! İki senedir hala 17. maddeden yakamı kurtarmaya çalışıyorum, şiir işi ona dönmeyecek bilesiniz! İyi pazarlar...

Yazgülü Aldoğan
Posta Gazetesi
25 Ağustos 2002 Pazar

Necla Maraşlı, Beni ne ölümler istedi de vermedim' den çok kısa bir süre sonra bizlere "Bu ne güzel bir üretkenlik" dedirtti yeni yapıtı 'Ya da bana öyle geliyor' ile. Bu bile onu kutlamaya yeterli. Sanatsal, şiirsel başarısı ise ayrıca kutlanmalıdır. Yine bir solukta okudum tüm yapıtı. Kitaba adını veren şiiri en sona saklamasına şaşmadım elbet. Maraşlı' yı anlamak için bence iki kez okumalı ve sabırlı olmalı insan, derim. Gizemli bir tutum içinde çünkü. Yine şiirleri arasına serpiştirilmiş şiirsel metinler (proza) ile tamamlanmış bir bütün var karşımızda. Artık ona has bir yazı stili oluşmuşa benziyor; şiirlerinin arasına şiirsel yazıları dokumak ustalığı bu. Lirizm ve aşkın, terkedilmişliğin teması kokuyor daha ilk dizelerden başlıyıp taa en son dizeye dek. Türkçenin eşsiz özelliklerinden birini de ustaca kullandığını izliyoruz; Sözcük türetmek. Anlamak için sözlük açtırmayan sözcükler bunlar: kaçıncıladığıma, yazıklanmaların, yalnızlanırdım... sadece bir kaç örnek. Değişik bir kahramanın, terk edilmiş bir kadının, buram buram yaşadığı ve tüketemediği bir sevgiyi koklamak, özlemin ne olduğunu onun kaleminden tatmak için 'Ya da bana öyle geliyor' u okumanızı öneriyorum. Başka bir dünya bulacaksınız orada.

M. Halit Umar
Anafilya, exploring Turkish language and literature, arts and culture.
Hollanda
Sevgi, harf olup yanyana, kelime olup arka arkaya, satır olup alt alta gelip, cümle olup,
akıp dökülebilseydi şayet kağıt üstüne, yani kitap olabilseydi, bu kitap olurdu. Bu kitap, sevginin avuc arasında tutulabilir hali.

Aysun Ertan
Frankfurt
DUT AĞAÇLARI

Ben şimdi bir kilise mumunun karşısında
Güneşin doğuşunu diliyorum
Saçlarımın sanem duruşlarını eğirirken
İnançlarımın sunağına

Bütünlükten düştüm
Tezat uçurumunda kırıldı bacağım
Topal çıktım yüksek tepelere
Kanatsız yakınlaştım kiliselere

Moshos’um ben
Tımarhane adasından
Ayios Dimitrios Ta Salina’ya kaçtım sonra
Ay
Ve
Su
Ay
Ve
Su
Güzel bir kokuyum şurada
Şurada bir korsan
Savrulup duruyorum
Dut ağacı dallarından
Dut ağacı dallarına

Dengemdir deli aklımda uzayan bu sessizlik
Bir tarafımı diğer tarafımdan duymaya
Göğsümdeki bu oyuk
Bir çan sesinden kalma

Ben şimdi bir kilise mumunun karşısında
Güneşin doğuşunu diliyorum
Ve şahadetini
Memelerimin ucunu
Ve göbeğimin kabarığını sırlayan
Aramızdaki aynanın
Seni kokladığıma

Gözümün damlalarında uzayan
Kırık ışıkları camların
Binlerce soyunağından geçirip dünyanın topal bacağımı
Sözün tanrısına geldim

Ben şimdi bir tek şey
Ben şimdi bir tek şey
Geceden
Ak bir eğiliş istiyorum.

Necla Maraşlı